GÖZ ARDI EDİLEN ÖNEMLİ GERÇEKLER

Önceki bölümde bazı Müslümanların, evrimcilerin telkinleri altında kaldıklarından ve bilimsel gelişmelerden haberdar olmadıkları için evrim teorisini bilimsel bir gerçek sandıklarından bahsettik. İşte bu bilgi eksikliği söz konusu kimselerin evrim teorisiyle ilgili pekçok gerçeği göz ardı etmelerine neden olur. Evrim teorisinin putperest bir anlayış olduğunu, tesadüfleri ve doğa olaylarını adeta ilah gibi gösterdiğini (Allah'ı tenzih ederiz), teorinin kurucusu olan Charles Darwin'in dinsiz kimliğini ve evrim teorisinin neden olduğu zulmü, kargaşayı, savaşları ve diğer belaları görmezden gelirler.
Bu bölümde Müslüman evrimcilerin göz ardı ettikleri bu gerçekler üzerinde durulacak ve bu kişiler materyalist-ateist düşünceye destek sağlayan putperest bir anlayışı savunmaktan bir an önce vazgeçmeye davet edileceklerdir.

EVRİM DÜŞÜNCESİ ESKİ YUNAN'DAN GELEN PUTPEREST BİR İNANÇTIR

Evrim teorisi, bu teoriyi savunanların iddia ettikleri gibi bilimsel bir teori değil, putperest (pagan) bir inançtır. İlk olarak Mısır, Babil ve Sümer gibi Milattan önce yaşamış toplumların batıl dinlerinde rastlanan evrim fikri, buradan Eski Yunan toplumundaki filozoflara geçmiştir. Putperest Sümerlerin yazıtlarında, yaratılışı inkar eden ve canlıların başıboş bir süreç sonucunda kademeli bir şekilde oluştuğunu iddia eden ifadelere rastlanmaktadır. Sümerlere göre canlılık, cansız su kaosundan kendiliğinden oluşmuştur.
Mısırlılar da kendi batıl dinlerinin gereği olarak "yılan, kurbağa, solucan ve farelerin, su baskınlarıyla taşan Nil ırmağının çamurlarından oluştuklarına" inanıyorlardı. Sümerlerin yaptığı gibi Mısırlılar da bir Yaratıcı'nın varlığını inkar ediyor ve "canlıların tesadüfler sonucunda balçıklardan" meydana geldiğini düşünüyorlardı.



Thales'in su üzerinde yüzen düz dünya fikrini temsil eden bir resim. Resimde yeryüzünün üzerinde 4 temel elementten ikisi olarak kabul edilen hava ve ateş görülmektedir.

Miletli Yunan felsefecilerden Empedokles, Thales ve Anaksimenderes'in en önemli iddiaları da yine ilk canlıların cansız maddelerden -hava, ateş, su gibi- kendiliğinden oluştuğuydu. Bu batıl inanışa göre ilk canlılar suda birdenbire oluşmuş, daha sonra sudaki bu canlılardan bazıları suyu terk etmiş ve karaya uyum sağlayarak orada yaşamaya başlamışlardı. Miletli felsefeci Thales de tüm hayatın kökeninin "su" olduğuna inanıyordu. Sudan yola çıkarak bitkilerin, hayvanların geliştiğini ve en sonunda da insanın oluştuğunu söylüyordu. (David Skjaerlund, Philosophical Origins of Evolution, http://www.forerunner.com/forerunner/x0742-philosopcial-origin.html) Anaksimenderes "insan balıktan çıkmıştır" diyor ve diğer felsefeciler gibi hayvanların sudan çıktığı yanılgısını savunuyordu. (Mehmet Bayraktar, "İslamda Evrimci Yaratılış Teorisi", Kitabiyat Basımevi, Ankara 2001, II. Baskı, s. 15) Özellikle Anaksimenderes'in "Doğa" ismini taşıyan klasik şiiri evrim teorisinin anlatıldığı ilk yazılı eserdi. Anaksimenderes bu şiirinde hayvanların güneş ışığıyla buharlaşan bir balçıktan meydana geldiğini yazmıştı. Anaksimenderes'in yanılgılarına göre ilk hayvanlar dikenli ve pullu kabuklara sahipti ve denizlerde yaşıyorlardı. Sözde bu balığa benzeyen yaratıklar daha sonra değişim geçirmiş, karaya geçerek pullu kabuklarını dökmüş ve insana dönüşmüşlerdi. (http://buglady.clc.uc.edu/biology /bio106/earlymod.htm) (Detaylı bilgi için Bkz. Darwinizm Dini, Harun Yahya, Vural Yayıncılık, 1999) Anaksimenderes'in bu mantık dışı teorisi, günümüzdeki evrim teorisinin ilk temeli olarak düşünülebilir. Nitekim Darwin'in evrim teorisiyle Anaksimenderes'inki arasında çok büyük benzerlikler bulunmaktadır.

Empedokles ise kendisinden önceki yanılgıları birleştirip, temel elementler olarak su, ateş, hava ve toprağı benimsemişti. Bu elementlerin biraraya gelerek vücutları oluşturduklarını düşünmüştü. İnsanın bitki yaşamından gelişmiş olduğuna ve bu sürecin gerçekleşmesinde tek sorumlu etkenin tesadüf olduğu hayaline inanmıştı. (David Skjaerlund, Philosophical Origins of Evolution, http://www.forerunner.com/ forerunner/x0742-philosopcial- origin.html ) Böylece evrim teorisinin temel dayanağı olan "tesadüf" kavramı da dile getirilmiş oluyordu.



Empedokles gibi bazı felsefeciler dünyanın, yeryüzü, ateş, hava ve su olmak üzere dört elementten oluştuğunu öne sürüyorlardı. 17. yüzyıla ait bu ilüstrasyonda, dört elementin güneş etrafında oluşturduğu daireler sembolize ediliyor.

Aynı dönemlerde Heraklitos ise bir başka gerçek dışı düşünce öne sürmüş, "kainatın sürekli olarak değiştiğini, bu nedenle de evrenin başlangıcındaki efsanevi hareketi sorgulamanın anlamsız bir şey olduğunu" belirtmiş, evrenin bir başlangıcı veya sonu olmadığını, sadece var olduğunu savunmuştu.( http://buglady.clc.uc.edu/biology /bio106/earlymod.htm)  Kısacası, evrim teorisinin kökenindeki materyalist inanç, eski Yunan'da da aynı şekilde vardı. Kendiliğinden oluşum yanılgısı da başta Aristo olmak üzere pek çok Yunanlı felsefeci tarafından destekleniyordu. Bu batıl düşünceye göre hayvanlar, özellikle de bazı kurtlar, böcekler ve bazı bitkiler, döllenme veya benzer üreme tarzına ihtiyaç duymadan, doğada kendi kendilerine oluşuyorlardı. Aristo'nun doğa bilimleriyle ilgili düşüncesi üzerine çalışmalarıyla tanınan Marquat da şöyle demişti: "Aristo, başka hiçbir açıklama biçimi bulamadığı bazı olayların izahı için, spontane oluşumu (cansız maddelerin biraraya gelip aniden canlı bir varlık oluşturmaları) kabul ettiği ölçüde yeryüzünde hayatın menşei ile meşgul olmuştur." (Mehmet Bayraktar, "İslamda Evrimci Yaratılış Teorisi, s. 13)

Dikkatli bakıldığı zaman geçmiş çağların evrimci düşünürleri ile günümüz evrimcilerinin fikirleri arasında çok büyük benzerlikler olduğu görülür. Evrenin başı ve sonu olmadığı yönündeki materyalist düşüncenin ve canlıların tesadüfler sonucu oluştuğunu iddia eden evrimci düşüncenin kökenlerini putperest Sümer kültüründe ya da materyalist Yunan düşünürlerinde bulmak mümkündür. Canlılığın sudan ve ilkel çamur adı verilen bir karışımdan tesadüfen meydana geldiği ve hatta tesadüflerin, canlıların oluşumunun tek etkeni olduğu aldatmacası, aralarında asırlar bulunan bu iki inancın temelini oluşturmaktadır.
İşte Müslüman evrimcilerin destek verdikleri evrim teorisinin kökeni bu kadar eksilere kadar uzanan batıl bir anlayıştır. Materyalist düşüncelerle ortaya atılmıştır ve putperest anlamlar içermektedir.



Heraklitos

Aslında evrim yalnızca Sümerlerde ya da eski Yunan düşünürlerinde rastlanan batıl bir inanış değildir. Kaynağı eski Yunan olmakla beraber günümüzde Konfüçyüsçülük, Taoizm, Budizm gibi tüm batıl dinlerin özünde evrim inancının olduğu bilinmektedir. Bu da evrim teorisinin, İslam inancıyla tamamen zıt, batıl bir inanış olduğu gerçeğini tasdiklemektedir.
Tarihsel bulgulara rağmen evrimi savunan ve "Yaratılışçı Evrim Teorisi"nin Kuran ayetleriyle desteklendiği yanılgısını öne süren bazı Müslüman evrimciler, evrim fikrinin kaynağını da kendilerince yine İslam dünyasına mal etmeye çabalamaktadırlar. Bu iddiaya göre ilk evrimci düşünce Müslüman düşünürlerden çıkmıştır ve bu düşünürlerin eserlerinin yabancı dillere çevrilmesi Batı dünyasında evrim düşüncesini meydana getirmiştir.
Oysa Yunanlı düşünürlerin evrim teorisine ait fikirlerinden verilen bu birkaç örnek bile evrim teorisinin eski pagan toplumlarından kalma ilkel bir inanç olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. Gerçekler bu kadar açık ve hem bilimsel hem de tarihsel bulgularla sabitken, materyalist temeller üzerine kurulmuş olan evrimci düşünceyi Müslümanlara mal etmeye çalışmak büyük bir hata olur.

EVRİM TEORİSİNİN TESADÜF İDDİASI YARATILIŞ GERÇEĞİ İLE ÇELİŞİR

Evrim teorisinin yaratılış ile çelişmediğini ileri sürenlerin yanıldıkları ve göz ardı ettikleri çok önemli bir nokta vardır: Söz konusu çevreler, Darwinizm'in ana iddiasının, "canlı türleri birbirlerinden evrimleşerek ortaya çıktı" tezi olduğunu düşünürler. Oysa evrimcilerin ana iddiaları bu değildir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, evrimciler, "canlılığın tesadüfler sonucunda, bilinçsiz mekanizmalarla ortaya çıktığını" iddia ederler. Bu iddialarına göre ise yeryüzündeki canlılık "bir Yaratıcı olmadan, cansız maddelerden kendi kendine" meydana gelmiştir.
Söz konusu iddia bir Yaratıcı'nın varlığını daha en baştan reddetmektedir. Ve bu nedenle inançlı insanlar tarafından kesinlikle kabul edilemez. Ancak bazı Müslümanlar bunun tam olarak farkında olmadıkları için "Allah canlıları birbirlerinden evrimleştirerek yaratmış olabilir" varsayımından yola çıkarak evrimi savunmakta kendilerince bir sakınca görmemektedirler.

Fakat burada çok önemli bir tehlikeyi göz ardı etmektedirler. Unutulmamalıdır ki, "evrimle din paralel" gibi gösterilmeye çalışıldığında, bazı inançlı insanlar, aslında kabul edilmesi kendileri açısından tamamen olanaksız olan bu fikre destek vermiş, onu tasdik etmiş olurlar. Evrimciler ise, fikirlerini topluma daha kolay kabul ettirmelerini sağladığı için bu duruma göz yumarlar.



Evrimciler ilk canlı hücrenin ilkel dünya koşullarında, cansız maddelerden, doğa olaylarının tesadüfi etkileriyle kendiliğinden oluştuğunu iddia ederler. Ancak bu iddia, modern bilimin bulgularıyla hiçbir şekilde uyuşmamaktadır.

Konuya salih bir Müslüman olarak bakıldığında ve Kuran ayetleri doğrultusunda düşünüldüğünde, temelinde "tesadüf" inancının yattığı bir teori ile İslam dininin arasında ortak bir nokta bulunamayacağı açıktır. Evrim teorisi, tesadüfleri, zamanı ve cansız maddeleri ilah olarak kabul edip, bu güçsüz, bilinçsiz varlık ve kavramlara yaratıcılık sıfatını vermektedir. (Allah'ı tenzih ederiz.) Bir Müslüman böylesine putperest temellere dayalı bir teoriye asla sahip çıkmaz. İnançlı bir insan, tek Yaratıcı olan Allah'ın herşeyi yoktan var ettiğine iman eder ve bu gerçeğe karşı gelen her türlü fikir ve inanç ile bilim ve akıl yoluyla mücadele eder.

Evrim teorisi materyalizmin bir parçasıdır ve materyalizmin sapkın iddiasına göre evrenin başı ve sonu, dolayısıyla da bir Yaratıcısı yoktur. Bu din ahlakına uygun olmayan ideolojiye göre, evren; galaksiler, yıldızlar, gezegenler, Güneş, diğer gök cisimleri ve onların sahip oldukları kusursuz sistemler ve tüm bunların birbirleri ile olan mükemmel uyumları tamamen tesadüflerin eseridir. Aynı şekilde evrim teorisinin yanılgılarına göre, canlılığın yapı taşı olan ilk protein ve ilk canlı hücre de birtakım kör tesadüflerin etkisiyle kendiliğinden meydana gelmiştir. Yeryüzündeki, denizlerdeki ve göklerdeki canlıların vücutlarındaki kusursuzluk da yine tesadüflerin eseridir. Yaratılışa ait deliller, kendi bedenleri başta olmak üzere, etraflarını kuşatmışken evrimciler bu büyük gerçeği görmezden gelir ve tüm bu mükemmellikleri başıboş tesadüflere, şuursuz süreçlere bağlarlar. Dolayısıyla daha önce de belirttiğimiz gibi, evrimcilerin ana özelliği tesadüfleri ilahlaştırmaları ve Allah'ın varlığını reddetmeleridir. Ancak bir kimse Allah'ın apaçık varlığını ve büyüklüğünü kabul etmese de, ya da bunu görmemekte dirense de bu hiçbir şeyi değiştirmez. Allah'ın sonsuz ilmi ve benzersiz sanatı, yarattığı herşeyde kendini göstermektedir.



Prof. Fred Hoyle

Nitekim 21. yüzyılda elde edilen bilimsel bulgular da evrimcilerin "canlılık tesadüflerle ve doğal etkenlerle kendi kendine oluştu" yönündeki asılsız iddialarını kesin olarak reddetmektedir. Canlılıktaki söz konusu kusursuzluk, tüm canlıları üstün bir akıl ve bilgiyle yaratanın Allah olduğunu gösterir. En basit olarak bilinen canlıların dahi indirgenemez kompleksliğe sahip olmaları, evrimi savunanları kesin bir çıkmaza sokmaktadır. Nitekim evrimcilerin bizzat kendileri de bu gerçeği sık sık itiraf etmektedirler. Örneğin İngiliz matematikçi ve astronom Prof. Fred Hoyle, bir evrimci olmasına rağmen, canlılığın tesadüfen oluşmasının imkansız olduğunu şöyle itiraf eder:"Herşeyden önce canlılığın tesadüfler sonucunda oluşması ihtimali o kadar küçüktür ki, bu iddiayı kabul etmek mantık dışıdır." (Fred Hoyle-Chandra Wickramasinghe, Evolution From Space, London: J.M. Dent and Company, 1981, s. 141)
Evrimci Pierre-Paul Grassé ise, tesadüflerin yaratıcı gücü olduğuna inanmanın hayalperestlik olduğunu şöyle kabul eder:"Darwinizm'e göre, tek bir bitki, tek bir hayvan, tam olması gerektiği şekilde binlerce ve binlerce faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir."( Pierre-Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977 s. 103)

Evrimcilerin, ideolojileri uğruna düştükleri durum bu sözlerde iyice belirginleşmektedir. Çünkü teorilerinin çıkmazda olduğunu ve bilim dışılığını gördükleri halde yalnızca ideolojik saplantıları nedeniyle evrim teorisinden vazgeçmemektedirler. Fred Hoyle bir başka açıklamasında, evrimcilerin "tesadüfe" inanmalarının nedenini şöyle açıklar:



Evrimcilerin, canlılığın tesadüfler sonucunda cansız maddelerden kendiliğinden oluştuğunu iddia etmeleri, ABD'deki Hürriyet Anıtı'nın, denize düşen yıldırımlar sonucunda tesadüfen biraraya gelen kum ve çakıllardan oluştuğunu iddia etmek kadar akıl ve mantık dışıdır.

"Aslında, yaşamın akıl sahibi bir varlık tarafından meydana getirildiği o kadar açıktır ki, insan bu açık gerçeğin neden yaygın olarak kabul edilmediğini merak etmektedir. Bunun (kabul edilmemesinin) nedeni, bilimsel değil, psikolojiktir." (Fred Hoyle, Chandra Wickramasinghe, Evolution from Space, s. 130)
Fred Hoyle'ün psikolojik dediği neden, daha önce de söz edildiği gibi, evrimcilerin yaratılışı inkar etmeye şartlanmış olmalarıdır. Tüm bunlar, bazı Müslümanların, evrim teorisinin Allah'ı inkar etmek için savunulan bir fikir olduğunu görmeleri için yeterli delillerdir.

DOĞAL SELEKSİYON VE MUTASYONLARIN EVRİMLEŞTİRİCİ BİR GÜCÜ YOKTUR

Evrimci Müslümanların göz ardı ettikleri en önemli gerçeklerden biri, daha önce de vurguladığımız gibi, evrim teorisinin temel iddialarının dahi bilim karşısında tüm geçerliliğini yitirmiş olmasıdır. Üstelik evrim teorisinin çıkmazları daha ilk canlılığın oluşumu aşamasında ortaya çıkmaktadır.


sTeori, doğadaki 1,5 milyona yakın canlı türünün bilinçsiz doğa olayları sonucunda ortaya çıktıkları iddiasındadır. Evrimcilere göre, önce cansız maddenin içinde kimyasal reaksiyonlarla canlı bir hücre oluşmuştur. (Böyle bir şeyin gerçekleşemeyeceğini gösteren pek çok bilimsel kanıt olduğunu hatırlatalım. Araştırmacılar, ilkel dünya atmosferinde olduğu belirlenen gazlarla yine o atmosferdeki şartları biraraya getirerek yaptıkları deneylerde canlılığın en ufak yapı taşlarını bile elde edememişlerdir.) Canlı bir organizmanın oluşumu günümüz teknoloji ve bilim düzeyi ile her türlü bilinçli müdaheleye rağmen başarılamazken, kör tesadüflerin bunu başardığını iddia etmenin elbette ki akıl ve mantıkla bağdaşan bir yönü yoktur.


Yine evrimcilerin yanılgılarına göre, bu ilk hücre ile başlayan yaşam giderek daha kompleks hale gelmiş ve farklılaşmıştır; bakterilerle başlayan sözde "evrim süreci", en sonunda insanı meydana getirmiştir. Kısacası bu akıl ve mantık dışı iddiaya göre, doğadaki birtakım bilinçsiz mekanizmaların canlıları sürekli olarak geliştirmiş olmaları gerekir. Örneğin bir bakteride yaklaşık 2000 farklı proteinin genetik bilgisi bulunur. İnsanda ise bu rakam yaklaşık 30 bindir. Yani bilinçsiz bir mekanizma, binlerce yeni proteinin genetik bilgisini zaman içinde üretmiş olmalıdır.
Evrimin iddiası budur. Peki ama doğada canlıların genetik bilgisini geliştiren bir mekanizma gerçekten var mıdır?
Bugün evrim teorisi olarak adlandırdığımız neo-Darwinist model, bu noktada iki hayali mekanizma öne sürer: Doğal seleksiyon ve mutasyon.

Doğal seleksiyon doğal seçilim demektir. Buna göre yaşam mücadelesi içinde güçlü olanlar ve doğal şartlara uyum gösterebilenler hayatta kalırlar, diğerleri ise elenerek yok olurlar. Örneğin bir bölgede hava şartlarının değişerek ısının giderek düşmesi, o bölgede yaşayan hayvan popülasyonları içinde düşük ısılara dayanıksız olan bireylerin ayıklanması anlamına gelir.

Uzun vadede sadece soğuğa dayanıklı olan bireyler hayatta kalır ve popülasyonun tümü bunlardan oluşur. Veya vaşakların saldırı tehditi altında yaşayan tavşanlardan çevreye en iyi uyum sağlayanlar veya en hızlı kaçanlar hayatta kalır ve bu özelliklerini bir sonraki nesle aktarırlar. Ama dikkat edilirse burada yeni bir özellik ortaya çıkmamakta, mevcut hayvanlar farklı bir türe dönüşmemekte, farklı bir özellik kazanmamaktadırlar. Dolayısıyla doğal seleksiyon mekanizması evrimleştirici bir özelliğe sahip değildir.

Bu durumda evrimcilerin elinde geriye sadece mutasyon kalır. Evrim teorisinin iddiasının kabul edilebilmesi için, mutasyonların canlıların genetik bilgisini geliştirmeleri gerekmektedir. Mutasyon, canlıların genlerinde radyasyon gibi dış etkiler ya da DNA'daki kopyalama hataları sonucu oluşan bozulmalardır. Mutasyonlar elbette ki değişikliğe sebep olabilir, ancak bu değişiklikler hiçbir zaman olumlu yönde olmaz, daima bozucu niteliktedir. Diğer bir deyişle mutasyonlar canlıları geliştiremez, aksine her zaman için canlılara zarar verirler.


Doğal seleksiyona göre, güçlü olan ve yaşadığı çevreye uyum sağlayabilen canlılar hayatta kalırlar, diğerleri ise yok olurlar. Evrimciler ise doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirdiğini, yeni türler meydana getirdiğini öne sürerler. Oysa doğal seleksiyonun böyle bir sonucu yoktur ve bu iddiayı doğrulayan tek bir delil de bulunmamaktadır.

20. yüzyılda en çok bilimsel gelişme gösteren bilim dallarından biri genetiktir. Canlılarda gözlenen genetik hastalıkların gelişen bilim ışığında incelenmesi sonucunda, mutasyonların evrim savunucularının iddia ettikleri gibi evrime katkı sağlayacak biyolojik değişiklikler olmadıkları ortaya çıkmıştır. Özellikle genetik biliminin ilerlemesi sonucunda mutasyonlar sonucu oluşmuş olan 4500 civarında genetik hastalık tanımlanmıştır. Daha önceden "ırsi" olduğu düşünülen birçok hastalığın bugün birçok farklı çeşit mutasyon sonucu meydana geldiği bilinmektedir.
Mutasyonların kalıtsal açıdan anlamlı olabilmeleri için mutlaka üreme organlarında (erkeklerde sperm hücreleri, kadınlarda yumurta) gerçekleşmeleri gerekmektedir. Ancak bu şekilde oluşan bir genetik değişiklik bir sonraki nesle iletilebilir. Birçok genetik hastalığın sebebi de bu hücrelerde meydana gelen bu tip değişikliklerdir. Vücudun karaciğer, beyin gibi diğer organlarında oluşan mutasyonlar ise bir sonraki nesle iletilemezler. Bu tip genetik değişikliklere "somatik mutasyonlar" denir ve birçok kanser çeşidinin de sebebi hücre DNA'larında oluşan bu bozukluklardır.



Rastgele mutasyonlar insanlara ve diğer tüm canlılara her zaman için zarar verirler. Resimlerde görülen Çernobil kazasının sonuçları, mutasyonların etkilerini görmek açısından ibret vericidir.
http://www.ecn.cz/private/c10/tmi.jpg
http://www.ecn.cz/private/c10/child.jpg
http://www.adiccp.org/imagery/medical-aid.html

Mutasyonların canlılarda yapabildikleri hasarlara verilebilecek en iyi örneklerden biri kanserdir. "Kanserojen" olarak adlandırılan kimyasal maddeler ve ultraviole ışınları gibi pek çok faktör, aslında "mutajen", yani mutasyon oluşturucu etkenlerdir. Son yıllarda özellikle kanser oluşmasında etkili olan "onkojen" ve "tümör engelleyici" genlerin keşfedilmesinden sonra, kanser oluşturan mutasyonların mekanizması anlaşılmıştır. Bahsedilen bu iki gen de hücrelerin çoğalması ve bedenin kendini yenileyebilmesi için gereklidirler. Ancak bunlardan birinin mutasyonlarla zarar görmesi sonucunda, hücreler kontrolsüz olarak büyürler ve kanser oluşumu başlar. Bu durum bir arabanın gaz pedalının kilitlenmesi veya freninin bozulmasına benzetilebilir. Her iki durumda da arabanın kaza yapması kaçınılmazdır. Aynı şekilde kontrolsüz bir hücre çoğalması da, önce kansere, sonra ölüme neden olur. Bu genlerin mutasyonlar sonucunda doğuştan bozuk olduğu durumlarda, örneğin retinoblastoma adı verilen hastalıkta, bebekler çok kısa sürede hayatlarını kaybetmektedirler.

Mutasyonların canlılara verdikleri hasarlar bu örneklerle sınırlı değildir. Günümüze kadar gözlemlenmiş tüm mutasyonlar, çoğu zaman zararlı, nadiren de etkisizdirler. Buna rağmen evrimciler –dolayısıyla Müslüman evrimciler de-, mutasyonları hala geçerli bir evrimsel mekanizma olarak savunmaya çalışırlar. Eğer evrimcilerin iddia ettikleri gibi türler birbirlerine evrimleşmiş olsalardı, milyonlarca faydalı mutasyonun, hem de üreme hücrelerinde peşpeşe gerçekleşmiş olması gerekirdi.

Gelişen bilim bugün milyonlarca zararlı mutasyonu tanımlayıp bunların sebep oldukları hastalıkları ortaya koyarken, evrimci bilim adamlarının genetik bilgiyi artırıcı hiçbir mutasyon örneği verememeleri, elbette evrim teorisini çok büyük bir çıkmaza sokmaktadır. 35 ciltlik of Traite de Zoologie ansiklopedisinin editörü ve Fransız Bilimler Akademisi'nin (Academie des Sciences) eski başkanı olan evrimci Pierre Paul-Grassé'nin mutasyonlar hakkında yaptığı yorum, bu noktada oldukça açıklayıcıdır. Grassé, mutasyonları "yazılı bir metnin kopyalanması sırasında yapılan harf hataları"na benzetmiştir. Ve her harf hatası gibi mutasyonlar da bilgi oluşturmaz, aksine var olan bilgiyi bozarlar. Grassé bu gerçeği şöyle açıklamıştır:Mutasyonlar, zaman içinde son derece düzensiz biçimde meydana gelirler. Birbirlerini tamamlayıcı bir özellikleri yoktur ve birbirini izleyen nesiller üzerinde belirli bir yöne doğru kümülatif (gittikçe artan) bir etkileri olmaz. Zaten var olan yapıyı değiştirirler, ama bunu tamamen düzensiz bir biçimde yaparlar... Bir canlı vücudunda çok küçük bile olsa bir düzensizlik oluştuğunda ise, bunun sonucu ölüm olur. Yaşam olgusu ile anarşi (düzensizlik) arasında hiçbir olası uzlaşma yoktur. (Pierre-Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, s. 97)

İşte bu nedenle, mutasyonlar, yine Grassé'nin ifadesiyle "ne kadar çok sayıda olursa olsunlar, herhangi bir evrim meydana getirmezler". Mutasyonların bu etkisini depremlere benzetebiliriz. Nasıl ki bir deprem bir şehri geliştirmez, daha iyi hale getirmez, hatta ona yıkım getirirse, mutasyonlar da aynı şekilde daima olumsuz değişikliklere sebep olurlar. Bu bakımdan evrimcilerin mutasyonlara dayalı iddiası da tümüyle geçersizdir. (Detaylı bilgi için Bkz. Evrim Aldatmacası, Harun Yahya, Vural Yayıncılık)



Bir deprem bir şehri nasıl geliştirmez ve o şehre sadece yıkım getirirse, rastgele mutasyonlar da canlıları geliştirmez, onlara ancak yıkım, hastalık, sakatlık getirir.

FOSİL ARAŞTIRMALARI YARATILIŞ GERÇEĞİNİ TASDİK ETMEKTEDİR

Önceki bölümde de kısaca özetlediğimiz gibi, bilimsel gelişmeler doğal seleksiyon ve mutasyonun evrimleştirici bir gücü olmadığını ispat etmiştir. Ortada bir evrim mekanizması olmadığına göre, geçmişte bir evrim de yaşanmış olamaz. Ancak evrimciler bu iddialarından vazgeçmez ve tüm canlıların yüz milyonlarca yıllık uzun bir zaman içinde kademe kademe birbirlerinden türediklerini iddia etmeye devam ederler. Evrimcilerin yanılgıları işte bu mantık içinde gizlidir. Eğer iddia ettikleri senaryo doğru olsaydı, bu kadar uzun süre içinde sayısız "ara tür"ün oluşmuş olması, bizim de bu fosil kalıntılarına rastlamamız gerekirdi.



Evrimciler, örneğin bir denizyıldızının milyonlarca yıl içinde, kademe kademe gelişerek balıklara evrimleştiğini iddia ederler. Bu iddiaya göre, denizyıldızı ile balıklar arasında birçok "ara geçiş formu" bulunmalıdır. Ancak bugüne kadar, herhangi bir ara geçiş formuna ait tek bir fosil daha bulunmamıştır. Fosil kayıtlarında denizyıldızları vardır, balıklar vardır ama ikisi arasında bir ara form yoktur.

Evrimcilerin iddialarının mantıksızlığını bütün örneklerde görmek mümkündür. Örnek olarak balıkların ortaya çıkışını alalım. Evrimciler balıkların, deniz yıldızları veya deniz solucanları gibi omurgasız deniz canlılarından evrimleştiğini iddia ederler. Öyle ise, bu iki farklı canlı grubu arasında kademeli bir evrim sağlayacak çok sayıda "ara geçiş formu" yaşamış olmalıdır. Yani hem balık özelliklerine sahip olan, hem de omurgasız canlı özellikleri taşıyan çok sayıda türün fosil kalıntısına rastlamamız gerekir. Ne var ki günümüzde geçmişte yaşamış balıkların ve deniz yıldızlarının her birine ait yüzlerce fosil bulunmuş olmasına rağmen, evrimcilerin bu iddiasını doğrulayan tek bir tane bile ara geçiş formu fosili bulunmamıştır. Ara geçiş formlarının olmaması ise, açıkça "evrim hiçbir zaman yaşanmadı" anlamına gelmektedir.

Evrimciler bu gerçeği bilmelerine rağmen, demagoji yöntemini ve sahte fosilleri kullanarak insanları evrim senaryosuna inandırmaya çalışırlar. Oysa Darwin bile kendi döneminde fosil kayıtlarının teorisini desteklemediğinin farkındaydı. Ancak ilerleyen yıllarda fosil kayıtlarının zenginleşeceğini ve kayıp olan ara geçiş formlarının da bulunacağını umuyordu. Ancak günümüzde evrimcilerin böyle bir ümitleri de kalmamıştır. Çünkü kendilerinin de itiraf ettiği gibi, fosil kayıtları son derece zengindir ve bize hayatın tarihini göstermek için yeterli ölçüdedir. Lund Üniversitesi'nden İsveçli evrimci botanikçi Prof. N. Heribert Nilsson fosil kayıtları konusunda şunları söyler:
"Evrimi, 40 yıldan fazla süren bir çaba ile kanıtlama teşebbüslerim sonunda başarısızlıkla sonuçlandı… Fosil materyali şu anda o kadar tamdır ki, yeni sınıflar oluşturmak mümkün olmuştur ve geçiş dizilerinin bulunmayışı, materyal eksikliği ile açıklanamaz durumdadır. (Fosil kayıtlarındaki) boşluklar gerçektir, asla tamamlanamayacaklardır." (Prof. N. Heribert Nilsson, Lund University, Sweden Famous botanist and evolutionist, As quoted in: The Earth Before Man, s. 51, http://www.netcentro.co.uk/steveb /penkhull/create3.htm)



Evrimcilerin iddia ettikleri ara geçiş formlarına ait fosillerin bir tanesine bile fosil kayıtlarında rastlanmamıştır. Tarih boyunca balıklar her zaman balık, kuşlar her zaman kuş, insanlar ise her zaman insan olarak var olmuşlardır.

Glasgow Üniversitesi'nden paleontolog Prof. T. Neville George ise fosil kayıtlarının son derece zengin olmasına rağmen, aranan ara geçiş formlarının hala bulunamadığını şöyle ifade etmiştir:
"Fosil kayıtlarının (evrimsel) zayıflığını ortadan kaldıracak bir açıklama yapmak artık mümkün değildir. Çünkü elimizdeki fosil kayıtları son derece zengindir ve yeni keşiflerle yeni türlerin bulunması imkansız gözükmektedir... Her türlü keşfe rağmen fosil kayıtları hala (türler arası) boşluklardan oluşmaya devam etmektedir." (T. Neville George, "Fossils in Evolutionary Perspective", Science Progress, cilt 48, Ocak 1960, s. 1- 3)



Henry Gee'nin "In Search of Deep Time" isimli kitabı

Evrimciler, fosil kayıtlarının evrimi yalanlamasının yanında yaratılış gerçeğine bilimsel bir delil sağladıklarını da itiraf etmektedirler. Örneğin evrimci paleontolog Mark Czarnecki şöyle bir itirafta bulunur:
"Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki en büyük engel her zaman için fosil kayıtları olmuştur… Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum, türlerin Tanrı tarafından yaratıldığını savunan yaratılışçı argümana destek sağlamıştır." (Mark Czarnecki, "The Revival of the Creationist Crusade", MacLean's, 19 Ocak 1981, s. 56)

Görüldüğü gibi, evrimciler ara geçiş formları konusunda da hezimete uğramışlardır. Darwinizm'in ortaya atıldığı 19. yüzyıldan bu yana dünyanın dört bir yanında yapılan kazılar ve araştırmalarda tek bir "ara geçiş formu"na rastlanamamıştır. Elde edilen bulgular evrimcileri hayal kırıklığına uğratacak şekilde, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını göstermiştir.

Ancak evrimci bilim adamları, ara geçiş formlarının hiçbir dönemde var olmadıklarını çok iyi bilmelerine rağmen teorilerini savunmaktan asla vazgeçmezler. Bunun için eldeki bazı fosilleri ön yargılı biçimde yorumlamaya çalışırlar. Dünyaca ünlü Nature dergisinin editörü Henry Gee, In Search of Deep Time (Derin Zamanın Arayışında) adlı eserinde evrimci bilim adamlarının fosil yorumlarının "ne kadar bilimsel" olduğunu şu şekilde tarif etmektedir: "Ata-torun ilişkilerine dayalı insan evrimi şeması, tamamen gerçeklerin sonrasında yaratılmış bir insan icadıdır ve insanların önyargılarına göre şekillenmiştir... Bir grup fosili almak ve bunların bir akrabalık zincirini yansıttıklarını söylemek, test edilebilir bir bilimsel hipotez değil, ama geceyarısı masallarıyla aynı değeri taşıyan bir iddiadır, eğlendirici ve hatta belki yönlendiricidir, ama bilimsel değildir. (Henry Gee, "In Search of Deep Time", New York, The Free Press, 1999, s. 116-117)

Bu nedenle bazı inançlı insanların, evrimcilerin bilimsellik maskesi altında yaptıkları bu tür kelime oyunlarına ve sahtekarlıklarına aldanmamaları gerekir. "Bilim adamı olduklarına göre mutlaka doğru söylüyorlardır" demek ve bu yüzden evrimcilerin her dediklerine inanmak kuşkusuz büyük bir yanılgı olur. Çünkü evrimci bilim adamları, ideolojileri uğruna gerçekleri saklamaktan, bilimsel verileri çarpıtmaktan, hatta sahte deliller üretmekten çekinmemektedirler. Darwinizm'in tarihi bunun örnekleriyle doludur.


Gerçek şu ki, biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve herşeyi karşılarına toplasaydık, -Allah'ın dilediği dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar.
(Enam Suresi, 111)

Darwinizm'e en genel hatlarıyla bakıldığında bile geçersizliği, çürük temeller üzerine kurulu olduğu hemen anlaşılmaktadır. Detaylara inildiğinde ise durum çok daha netleşmektedir. (Bkz. Harun Yahya Evrim Aldatmacası, Hayatın Gerçek Kökeni, Evrimcilerin İtirafları, Evrimcilerin Yanılgıları)

Evrimcilerin iddialarının tam tersine evrenin her noktasında, yeryüzündeki canlı-cansız bütün varlıkların özelliklerinde çok büyük bir düzen ve akılla karşılaşılmaktadır ki, bu da tüm bunların bir Yaratıcısı olduğunun, yani canlı cansız tüm varlıkları Allah'ın yoktan var ettiğinin bir göstergesidir. Ne var ki, evrimci bilim adamları bunu kabul etmek istemedikleri için bu gerçeğe karşı ümitsizce direnirler. Materyalizme olan tutkulu bağlılıkları nedeniyle adeta bir ölüyü yaşatmaya çalışırlar.

Tüm bunlar bizi şu sonuca götürmektedir: Darwinizm insanları akıldan, bilimden ve gerçeklerden uzaklaştırır, onları akılsızlığa yöneltir. Akılsızlık bu duruma uygun bir tanımdır, çünkü evrime inanan insanlar aklın ve bilimin gösterdiği yoldan gitmeyip, Darwin'in yaşadığı 1800'lü yıllardan kalma hurafelere aldanır, sonunda da tesadüflerin ilahlık yapabileceğine inanacak duruma gelirler. Oysa yaratılışın delilleri tüm evreni kuşatmıştır. Bunu anlamak için gökyüzüne, denizlere, hayvanlara, bitkilere ve onların sahip oldukları kusursuz mekanizmalardan sadece birine bakmak dahi yeterlidir. Bütün bunların tesadüflerin eseri olduğunu söylemek akla, mantığa ve bilime aykırı olur. Yapılması gereken şey Allah'ın büyüklüğünü ve yüceliğini takdir etmek ve Allah'a teslim olmaktır.

CHARLES DARWIN'İN DİNDAR OLDUĞU YANILGISI

Evrim teorisini savunan inançlı insanların büyük bölümü, Darwin'in dine karşı bir insan olmadığını, hatta dindar olduğunu öne sürerler. Kuşkusuz bu çok büyük bir yanılgıdır. Çünkü Darwin, Allah'a ve dine karşı olumsuz bakış açısını tam anlamıyla ortaya koymuş bir kişidir.



Darwinist tarihçi Gertrude Himmelfarb'ın Darwin and Darwinian Revolution (Darwin ve Darwinci Devrim) adlı kitabı


Darwin'in mektuplarının ve Türk Milleti hakkındaki hezeyanlarının yer aldığı "Charles Darwin'in Hayatı ve Mektupları" isimli kitap.

Darwin gençlik yıllarında Allah'ın varlığına inanmasına karşın, giderek inancını yitirmiş ve orta yaşlarından itibaren bir ateist olarak yaşamıştır. Buna rağmen başta dindar olan eşi olmak üzere, yakın akrabalarını ve inançlı kesimi karşısına almamak için bu fikirlerini açıklamaktan genel olarak çekinmiştir. Darwinist tarihçi Gertrude Himmelfarb'ın Darwin and Darwinian Revolution (Darwin ve Darwinci Devrim) adlı kitabında "Darwin'in inançsızlığının tüm ölçüsü ne onun basılan çalışmalarında ne de basılan otobiyografisinde görülebilir, bu detaylar sadece onun otobiyografisinin orijinal versiyonunda vardır." denilmektedir. Yine Himmelfarb'ın kitabında, Darwin'in oğlu Francis Darwin'in, The Life and Letters of Charles Darwin (Charles Darwin'in Hayatı ve Mektupları) adlı kitabı yayınlayacağı sıralarda Darwin'in eşi Emma'nın buna karşı çıkarak, onun ölümünden sonra skandalların oluşmasına izin vermek istemediği belirtilmektedir. Emma Darwin, oğlunu, kitapta çok açık bir şekilde yer alan dinsizlikle ilgili ifadeleri çıkarması konusunda ciddi bir şekilde uyarmıştır. Ailesi, bu ifadelerin Darwin'i tüm dünyanın gözünde alçaltacağını düşünerek buna karşı çıkmıştır. (Gertrude Himmerfarb, Darwin and the Darwinian Revolution, s. 383)

Neo-Darwinizm'in kurucularından biyolog Ernst Mayr'e göre ise, "Darwin'in 1836-39 yıllarında, Malthus'un yazılarını okumadan önce inancını yitirdiği aşikardır. Arkadaşlarının ve karısının hislerini incitmemek için yayınlarında daha çok Allah'ın varlığına inanan bir üslup kullanmıştır. Fakat not defterlerindeki ifadelerinin çoğu bir materyalist olduğunu göstermektedir." (Mayr, Ernst, ''Darwin and Natural Selection,'' American Scientist, vol.65 (May/June, 1977) s. 323)

Darwin, ailesinin tepkisini dikkate aldığı için hayatı boyunca dini konulardaki fikirlerini büyük bir gizlilik içinde tutmuştur. Aslında bu gizliliğin sebebini bizzat kendisi şöyle açıklamıştır:
"Yıllar önce bir arkadaşım eğer İngiltere'de bilimi geliştirmek istiyorsam, bana şiddetle çalışmalarımda din konusuna yer vermemeyi tavsiye etti ve bu beni iki konunun ortak ilişkisini düşünmemeye itti. Eğer gelecekte dünyanın ne kadar liberal olacağını tahmin edebilseydim, belki de farklı davranırdım." (Gertrude Himmerfarb, Darwin and the Darwinian Revolution, s. 383)

Son cümlesinden de anlaşıldığı gibi Darwin, şayet tepki almayacağını bilebilmiş olsaydı, belki de bu kadar ketum davranmazdı. Ancak tepkileri çekmemek için gerçek fikirlerini olabildiğince gizlemeyi uygun bulmuştur. Nitekim Karl Marx, Das Kapital adlı eserini Darwin'e ithaf etmek istediğinde de Darwin, yine ailesini mazeret göstermiş, böylesine ateist fikirler üzerine bina edilmiş bir kitapla arasındaki bağın aile üyelerini şiddetle rahatsız edeceğini söyleyerek, Marx'ın bu teklifini reddetmiştir. (Gertrude Himmerfarb, Darwin and the Darwinian Revolution, s. 383) Ancak Darwin'in manevi kavramlara ve inançlara olan sapkın bakış açısını kuzenine söylediği şu sözlerde bulabiliriz: "Tüm insan duygularına, hayvanlarda izi sürülebilecek olan bir mikrop olarak bakıyorum." (Gertrude Himmerfarb, Darwin and the Darwinian Revolution, s. 384)

Devamında ise din ve Allah inancı hakkında şöyle bir yanılgıyı ifade ediyordu:



Ernst Mayr

"Çocukların zihnine aşılanan Allah inancına dair ısrarlı telkinlerin, henüz tam olarak gelişmemiş beyinlerinde güçlü ve hatta belki de kalıtımsal bir etki oluşturma ihtimali göz ardı edilmemelidir; çünkü nasıl bir maymunun, bir yılana karşı duyduğu içgüdüsel kin ve korkuyu atması zorsa Allah inançlarını da kafalarından atmak o kadar zor olacaktır." Gertrude Himmerfarb, Darwin and the Darwinian Revolution, s. 385)

Görüldüğü gibi, Darwin hem çocuklara Allah inancının öğretilmesine karşı çıkmış, hem de onların zihinlerinden bu inancın atılması gerektiğini savunmuştur. Elbette bu Darwin'in en büyük yanılgılarından biridir. Allah'a iman etmek ve din ahlakını gereği gibi yaşamak, hem kişilerin hem de toplumların huzur ve mutluluk bulacakları, hem dünyada hem de ahirette kurtuluşa erecekleri çok büyük güzelliktir. Darwin'in iddia ettiği gibi, insanların Allah'a imandan ve din ahlakını yaşamaktan uzaklaşmaları ise son derece tehlikelidir. İnsanlık tarihi bu gerçeğin örnekleriyle doludur.
Darwin'in bu din aleyhtarı görüşleri günümüz evrimcilerine de miras kalmıştır. Nasıl ki Darwin çocukların eğitiminde Allah inancını tanımalarına fırsat vermek istememişse, benzer şekilde bugünün evrimcileri de okullarda yaratılışın anlatılmasına şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Pek çok ülkede eğitim müfredatlarından "yaratılış" konusunu çıkarmak için yoğun bir lobi faaliyeti içindedirler.

DARWIN'İN DİNSİZ KİMLİĞİ VE BUNU SAKLAMA ÇABASI

Darwin'in hayatını incelediğimizde gençlik yıllarında bu derece inançsız olmadığını görürüz. Kendisi o dönemleri ile ilgili bir mektubunda şunları anlatır:
"Daha önceleri, ben de -her ne kadar bende dinsel duygunun iyice geliştiğini düşünmemekle birlikte- başkaları gibi Tanrı'nın varlığına ve ruhun ölümsüzlüğüne inanmıştım." (Francis Darwin, Charles Darwin'in Yaşamı ve Mektupları, Düşün Yayıncılık, İstanbul 1996, s. 80)
Darwin and Darwinian Revolution (Darwin ve Darwinci Devrim) adlı kitapta Gertrude Himmerfarb onun bu durumunu bir örnekle tarif eder: "... çoğu insan tarafından hissedilen derin inanç ve duygular onun Allah'ın varlığına inanmasını sağlayamazdı. Kendi kendisine bir zamanlar böyle duyguları olduğunu itiraf ediyordu: Brezilya ormanlarının ihtişamı içindeyken, bir insanda 'nefes alıp veren bedenin dışında bir varlık daha olması gerektiği' düşüncesine sahipti. Fakat ondan sonra en görkemli manzaralar dahi zihninde bu tür düşünceleri uyandıramadı." (Gertrude Himmerfarb, Darwin and the Darwinian Revolution, s. 384)

Bu örnekte de görüldüğü gibi, Darwin hayatının gençlik dönemlerinde çevresine daha vicdanlı bakmakta ve vicdanının sesini dinleyerek, Allah'ın varlığını fark etmektedir. Ancak sonraları bu apaçık gerçekleri göremez hale gelmiştir. Darwin bir ifadesinde kendi inançsızlığını şöyle anlatır: " ... Böylece inançsızlık yavaş yavaş beni sardı ve sonunda tamamlandı." (Gertrude Himmerfarb, Darwin and the Darwinian Revolution, s. 381)
Aynı kitapta Darwin'in babasının, evlenmek üzere olan oğluna, inancı konusundaki şüphelerini eşinden saklaması yönünde telkinde bulunduğu da yazılmaktadır. Fakat yine de eşi Emma onun azalan inancından ilk andan itibaren haberdardır. Darwin'in İnsanın Türeyişi (Descent of Man) adlı kitabı yayınlandığında, Emma Darwin, kitabın içindeki din karşıtı fikirlerden ötürü kızına şöyle bir itirafta bulunmuştu: "... Allah inancını kendinden uzaklaştırdığı için ondan çok nefret edeceğim." (Gertrude Himmerfarb, Darwin and the Darwinian Revolution, s. 382)
Darwin başka bir sözünde ise din hakkındaki gerçek düşüncelerini şöyle ifade ediyordu:Dini inançlarım Türlerin Kökeni'ni yazdığım zamandan itibaren yavaş yavaş ve bir çok aşama sonucunda oldukça zayıfladı. (Francis Darwin, Charles Darwin'in Yaşamı ve Mektupları, s. 80-81)

Darwin aynı zamanda insanların inançlı olmalarını da kendince garip karşılıyor ve sözde ilkel hayvanlardan evrimleşerek meydana geldiğine inandığı insanların inançlarına güvenemeyeceği gibi çarpık bir mantık ileri sürüyordu: "En aşağı hayvanların sahip olduğu kadar bir beyinden gelişmiş ve böyle sonuçlara varan inanç dolu bir insanın kafasına ne kadar güvenilebilir?" (Francis Darwin, Charles Darwin'in Yaşamı ve Mektupları, s. 275)
Elbette, Darwin bu konuda da yanılıyordu. Günümüzde tüm bilimsel bulguların da açıkça ortaya koyduğu gibi, insanın Darwin'in iddia ettiği gibi hayvanlardan evrimleştiği hiçbir şekilde doğru değildir. İnsan, ilk var olduğu günden beri insandır. Akla, zekaya, kavrama ve muhakeme yeteneğine sahiptir. Allah'a iman da, akla ve kavrama kabiliyetine sahip olan herkesin, çevresinde gördüğü delillerden kolayca varabileceği tek akılcı ve gerçek sonuçtur.
Charles Darwin'in, Allah'ın varlığını kabul etmemesinin temel nedeni ise, kibiriydi. Bunu aşağıdaki ifadelerinde görmek mümkündür: "Herşeye gücü yeten ve herşeyi bilen bir Allah'ın, her buyruğu verdiği ve herşeyi bildiği kabul edilmeli. Dürüstçe söylemek gerekirse, ben bunu kabul edemiyorum." (Francis Darwin, Charles Darwin'in Yaşamı ve Mektupları, s. 275)



Charles Darwin'in eşi Emma Darwin

Kendi yaşam hikayesine eklediği kısa el yazısında ise şunları söylüyordu:"Herhangi bir büyük günah işlediysem, bunun için pişmanlık duymuyorum." (Francis Darwin, Charles Darwin'in Yaşamı ve Mektupları,373)
Darwin'in buraya kadar yer verdiğimiz Allah'ın varlığını ve dini inkar eden ifadeleri, aslında klasik bir inkarcı mantığıdır. İnkar edenlerin vicdanen fark ettikleri halde kibirleri nedeniyle Allah'ı inkar ettikleri bir ayette şöyle haber verilir: Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)

Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta şudur: Charles Darwin'in ateizmi, teorisinin şekillenmesindeki en büyük etken olmuştur. Tüm gözlem ve tespitlerini, canlılığın yaratılmadığı yanılgısına göre yorumlayabilmek için, elde ettiği bilgileri çarpıtmıştır. Türlerin Kökeni okunduğunda, Darwin'in karşısına çıkan tüm yaratılış delillerini (örneğin canlıların kompleks yapısını, fosil kayıtlarındaki "aniden belirme" olgusunu, canlılardaki doğal çeşitlenmenin sınırlarını gösteren verileri) hep bir şekilde reddetmek için uğraştığı, reddedemediklerini de "belki ilerde bir gün bu konu çözülür" yaklaşımı içinde geleceğe havale ettiği açıkça görülür. Eğer tarafsız bir bilim adamı olsa, böyle bir ısrar sergilemezdi. Kullandığı üslup ve yöntem, Darwin'in bir ateist olduğunu, dahası bunun teorisinin temelini oluşturduğunu göstermektedir.

Nitekim 150 yıldır ateistlerin Darwin'e sahip çıkmalarının, dinsiz ideolojilerin de Darwinizm'e atıfta bulunmalarının sebebi, Darwin'in inançsızlığına dair kesin kanaatlerinin olmasıdır. Şu durumda Darwin'in ateizmi somut bir gerçek iken, hala bazı Müslümanların, Darwin'in dindar olduğunu ya da dine karşı olmadığını söyleyip, onun teorisini savunmaları, ona ve onun gibi düşünenlere destek vermeleri ve bu şekilde ateistlerle aynı safta yer almaları çok büyük bir hata olacaktır. İşte bu nedenle söz konusu Müslümanların içinde bulundukları bu büyük yanılgıdan kurtulmaları gerekmektedir.


DARWINİZM İNSANLIĞI BELADAN BELAYA SÜRÜKLEMİŞTİR

Sitenin başında bazı Müslümanların Darwinizm'i bilimsel bir gerçek gibi gösterip, bu teorinin gerçek yüzünü görmezlikten geldiklerinden bahsetmiştik. Oysa 20. yüzyılda faşizm ve komünizm gibi iki kanlı ideolojiye sözde bilimsel bir destek sağlayan Darwinizm'in gerçek yüzü tahmin edilenden çok daha karanlıktır.

Bilindiği gibi, geride bıraktığımız yüzyıl, bu iki ideolojinin tüm şiddetiyle hayata geçirildiği, komünist devrimlerin ve faşist darbelerin yaşandığı, bu nedenle çatışmaların, kavgaların, iç savaşların olduğu, dünyanın iki ayrı kutba ayrıldığı, dünya tarihinin belki de en kanlı yüzyılı olmuştur. Bu kanlı tarihe imzalarını atanlar ise Lenin, Stalin, Mao, Pol Pot, Hitler, Mussolini, Franco gibi zalim diktatörlerdir. Yalnızca komünist rejimlerin kendi halklarına karşı uyguladıkları zulüm neticesinde 120 milyonu aşkın insan yaşamını yitirmiştir. Yaşanan iki büyük dünya savaşının faturası da yaklaşık 65 milyon ölüdür. Özellikle Hitler'in işgalleri ile başlayan 2. Dünya Savaşı dünya insanları için tam anlamıyla bir yıkım olmuştur. (Detaylı Bilgi İçin Bkz. Darwinizm'in İnsanlığa Getirdiği Belalar, Harun Yahya, Vural Yayıncılık; Darwinizm'in Kanlı İdeolojisi: Faşizm, Harun Yahya, Vural Yayıncılık)20. yüzyıldaki bu büyük siyasi, ekonomik ve ahlaki yıkımın fikri temelinde ise Darwinizm'i bulmak mümkündür. Yüzyıla damgasını vuran iki kanlı ideoloji de Darwinizm'den beslenen, ondan güç bulan sistemlerdir. Bu ideolojierin kendi kaynaklarına bakıldığında, söz konusu Darwinist etki açıkça görülür.

KOMÜNİZM-FAŞİZM VE DARWINİZM


Georgi Valentinovich Plekhanov

Franco

Komünizmin fikir babaları Marx ve Engels, Darwinizm'i benimsediklerini bizzat kendi yazılarında ifade etmektedirler. Marx, Darwin'e olan sempatisini en büyük eseri Das Kapital'i Darwin'e ithaf ederek de göstermişti. Kitabın Almanca baskısına el yazısıyla şöyle yazmıştı: "Charles Darwin'e, gerçek bir hayranı olan Karl Marx'tan". Darwinizm, komünizm için o kadar büyük bir önem taşıyordu ki, Engels, Darwin'in kitabı yayınlanır yayınlanmaz Marx'a şöyle yazmıştı: "Şu anda kitabını okumakta olduğum Darwin, tek kelimeyle muhteşem." (Conway Zirkle, Evolution, Marxian Biology and the Social Scene, Philadelphia; the University of Pennsylvania Press, 1959, s. 527)


Stalin

Mao

Rus komünizminin öncüsü Georgi Valentinovich Plekhanov ise "Marksizm, Darwinizm'in sosyal bilimlere uygulanmasıdır." demiştir.( Robert M. Young, DARWINIAN EVOLUTION AND HUMAN HISTORY, Radio talk given in an Open University course on Darwin to Einstein: Historical Studies on Science and Belief, 1980)Hitler'in en önemli fikri dayanağı, ırkçı Alman tarihçi Heinrich von Treitschke de, "Uluslar ancak Darwin'in yaşam kavgasına benzer şiddetli bir rekabetle gelişebilirler…" (Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları, 1993, s. 62)yanılgısını ifade ederken nasyonel sosyalizmin kökenindeki şiddet unsurunun temelinin nereden geldiğine işaret etmiştir. Nitekim Nazi Almanyası'nın mimarı Hitler'in kendisi de Darwinisttir. Darwin'in ön plana çıkardığı "yaşam mücadelesi" aldatmacasından esinlenerek, kitabının ismini Kavgam koymuştur. Hitler 1933'deki Nürnberg toplantısında "yüksek ırkın aşağı ırkları idare ettiğini, bunun tabiatta görülen bir hak olduğunu ve sözde tek mantıklı gerçek olduğu" iddiasını ileri sürer. (Carl Cohen, Communism, Fascism and Democracy, New York: Random House Publishing, 1967, s.408-409) Bu çarpık mantık onun Darwin'den ne derece etkilendiğinin göstergesidir.


Mussolini

Lenin

İtalyan faşizminin "Duce"si (önderi) Mussolini de Darwinizm'i bir dünya görüşü olarak benimsemiş, Müslüman Habeşistan'ı işgal edişini Darwinist mantıklarla meşrulaştırmaya çalışmıştır. Dönemin bir diğer faşist diktatörü olan Franco da hem fikirlerinde hem de uygulamalarında Darwinist ideolojiyi yansıtmıştır. (Bkz. Harun Yahya, Darwinizm'in Kanlı İdeolojisi: Faşizm)


Hitler

'Kavgam' kitabı

Darwin kendi çarpık mantık örgüsüne göre yaşamın sözde bir mücadele olduğunu, bu mücadelede ancak güçlü olanların kazanabileceklerini, zayıf olanların ise kaybetmeye mahkum olduklarını söyleyerek kaba kuvvetin, şiddetin, kavgaların, savaşların, katliamların yolunu açmıştır. Gerek kendi toplumlarına gerekse işgal ettikleri diğer ülkelerin halklarına zulmeden diktatörler, Darwinizm'den ilham almışlar ve Darwinist öğretileri kendilerine kılıf edinmişlerdir. Onların sapkın inanışlarına göre tabiatın kanunu gereğince zayıflar ezilmeye, yok olmaya mahkumdur; sözde hayvandan evrimleştiğine inandıkları insanlara değer vermenin ise gereği yoktur.
İşte bu nedenle Darwinizm insanlık için çok büyük bir tehlikedir. Belki Darwinizm'e sıradan bir teori gözüyle bakanlar bu teoriden bir zarar ummayabilirler. Fakat yakın geçmişte yüz milyonlarca insan bu ideolojinin zulmüne uğramıştır.

DARWINİST DÜŞÜNCEYİ SAVUNMAK, KOMÜNİZMİN YAYILMASINI KOLAYLAŞTIRIR

Komünizm, gerek dayandığı materyalist felsefe, gerekse ileri sürdüğü tarih analizi nedeniyle din ahlakına düşman bir ideolojidir. Nitekim Allah'ın varlığının inkar edilmesi bu felsefenin başlangıç noktasıdır. Tarih analizi nedeniyle de düşmandır. Komünizm dini kendi sapkın görüşlerine göre "yönetici sınıfların aracı" olarak tarif eder ve hedeflediği komünist toplum için dinin yok edilmesini şart koşar.

Bu nedenle de tüm komünist rejimler dine düşman olmuştur. Dini değerlere saldırmış, ibadethaneleri ortadan kaldırmışlar ve halka ibadet yasağı getirmişlerdir. Sovyet Rusya, Kızıl Çin, Kamboçya, Bulgaristan, Arnavutluk gibi ülkelerdeki komünist rejimler, kitle katliamları yapabilecek kadar din düşmanı bir politika izlemişlerdir.



Marx, ünlü kitabı "Das Kapital"i Darwin'e ithaf etmek istemişti.

Marksist ideolojinin söz konusu din düşmanlığında Darwinizm'in çok büyük bir etkisi vardır. Darwin, Marksizm'in ateizmine sözde bilimsel bir temel kazandırmıştır. Bu nedenledir ki, Marx ve Engels Darwin'e büyük minnettarlık duymuşlardır. Engels'in Darwin'e yönelik övgüleri dikkat çekicidir: Darwin, bütün organik varlıkların, bitkilerin, hayvanların ve insanın kendisinin, milyonlarca yıldır olagelen bir evrim sürecinin ürünleri olduğunu kanıtlayarak metafizik doğa görüşüne en ağır darbeyi indirdi.( Marx-Engels, Seçme Yapıtlar 3, Sol Yayınları, s. 156)

Engels, Darwin'in teorisiyle evrim sürecini açıkladığını öne sürerken büyük bir yanılgı içindeydi. Çünkü Darwin'in teorisi hiçbir bilimsel delile dayanmıyor, birtakım önyargılar ve önkabullere dayalı kişisel düşünceleri dile getiriyordu. Nitekim gelişen bilim, Darwin'in öne sürdüğü bu görüşlerin hiçbirinin gerçeklik payı olmadığını tek tek ortaya koydu. Geçen zaman içerisinde, elde edilen her bilgi ve bulgu, materyalistlerin umduğu gibi evrim teorisini değil, yaratılış gerçeğini bir kez daha ispatladı.

Marx ve Engels'in ortaya koyduğu diyalektik materyalist felsefenin özünde çatışma vardı, buna göre evren zıtlar arasındaki daimi çatışma kuralıyla işliyordu. Bu tıpkı Darwin'in tabiatta var olduğunu iddia ettiği yaşam kavgası gibiydi. Darwinizm, tüm insanlık tarihini bir çatışma alanı olarak gören ve yeni çatışmalar için zemin hazırlayan komünist ideolojinin en büyük dayanağı oldu.Evrimci P. J. Darlington vahşetin evrim teorisine inanmanın doğal bir sonucu olduğunu şöyle belirtir:
"Birinci nokta bencillik ve vahşet içimizdeki doğal bir şeydir, en uzak atamızdan bize miras kalmıştır… O zaman vahşilik insanlar için normaldir; evrimin bir ürünüdür." (P.J.Darlington, Evolution for Naturalists, s. 243)
Evrimcilerin bu iddiası, tıpkı diğer iddiaları gibi, doğru değildir. İnsan aklı, vicdanı ve muhakemesiyle neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırabilir. Bencillik, nankörlük, öfke, kin, husumet gibi kötü duyguları bildiği gibi, bu kötülüklerden nasıl sakınabileceğini de bilir.



Komünizmin fikir babalarından Friedrich Engels

Marksistler, ideolojilerini topluma kabul ettirebilmelerinin yolunun Darwinizm'i benimsetebilmekten geçtiğini düşünürler. Özellikle de Darwin'in aldatmacalarından "Şiddet ve çatışma değişmez bir doğa yasasıdır" prensibine çok önem verirler. İşte bu sebepten dolayı dünyada komünizmi ideoloji olarak benimseyen bütün terör örgütleri, eğitim kamplarında militanlarına aylarca komünizm, diyalektik materyalizm ve Darwinizm eğitimi vermektedir. Darwin'in teorisi komünizmin etkisindeki bu insanlara aslında bir hayvan oldukları ve hayvanlar nasıl yaşam için mücadele ediyorlarsa kendilerinin de öyle davranması gerektiği yalanını telkin eder. Bundan dolayı pek çok genç insan, kolayca cinayet işleyebilen, çocuklara ve hatta bebeklere acımasızca kurşun sıkmaktan çekinmeyen caniler haline gelmektedir.

Komünist ideoloji bu şekilde 20. yüzyıl boyunca pek çok ülkede gerilla mücadelelerine, kanlı terör eylemlerine ve iç savaşlara neden olmuştur. İşte Darwinizm'e karşı fikri mücadele bu bakımdan da önemlidir; eğer Darwinizm'in geçersizliği ortaya çıkar ve Darwinizm çökerse onu temel alan Marksist felsefeler de kendilerine hayat sahası bulamayacaklardır. Darwinizm'in din karşıtı komünist ideoloji üzerinde böylesine önemli bir etkisi varken, ona verilecek her türlü desteğin komünizme verilmiş bir destek anlamına geleceği açıktır. Özellikle de bazı Müslümanların yaptığı gibi Darwinizm'i makul göstermeye çalışmak, onun sözde dinle bağdaştığını, aslında Allah'ın canlıları evrimle yarattığını -hiçbir doğruluğu olmadığı halde- iddia etmek, komünizmi de meşru hale getirmek demektir. Aynı şekilde komünistler de din ve Darwinizm'in birbirleriyle bağdaşmadığını çok iyi bilirler. Fakat Darwinizm'i ve komünizmi daha geniş çevrelere yayabilmek amacıyla bu duruma ses çıkartmazlar. Önemli olan ilk adım olarak Darwinizm'e bir kapı açabilmektir. Sonraki aşamada komünizmin yayılması daha kolay olacaktır. Pek çok Darwinist'in evrimsel yaratılışa inanan inançlı kesimlere seyirci kalmasının altında yatan ana sebep budur.
Oysa komünistlerin evrim inançları, ideolojilerine olan körü körüne bağlılıklarından kaynaklanmaktadır. Örneğin evrimci kimya profesörü ve DNA uzmanı Robert Shapiro, evrim teorisinin temel iddiası olan, "cansız maddelerin kendi kendilerini organize ederek DNA veya RNA'yı oluşturdukları" iddiasının hiçbir bilimsel veriye dayanmadığını açıklar ve şöyle der:Bizi basit kimyasalların var olduğu bir karışımdan, ilk etkin replikatöre (DNA veya RNA'ya) taşıyacak bir evrimsel ilkeye ihtiyaç vardır. Bu ilke "kimyasal evrim" ya da "maddenin kendini örgütlemesi" olarak adlandırılır, ama hiçbir zaman detaylı bir biçimde tarif edilmemiş ya da varlığı gösterilememiştir. Böyle bir prensibin varlığına, diyalektik materyalizme olan bağlılık uğruna inanılır. (Robert Shapiro, Origins: A Sceptics Guide to the Creation of Life on Earth, Summit Books, New York, 1986. s. 207 dipnot:38)



Robert Shapiro

Shapiro'nun açıkça ifade ettiği gibi, evrim teorisinin ısrarla savunulmasının ardında, materyalist felsefeye olan dogmatik bir bağlılık yatmaktadır. Bu ise bizlere, evrim teorisine verilecek herhangi bir desteğin, doğrudan materyalist felsefeyi desteklemek anlamına geleceğini gösterir. Bir toplumda materyalist felsefenin yaygınlaşması ise, kaçınılmaz olarak komünist ideolojiye zemin hazırlar. Bu bağlantı, komünist ideolojinin Darwinizm'den beslendiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Evrim teorisine destek veren Müslümanların, bu gerçek üzerinde de düşünmeleri gerekmektedir. 19. yüzyıldan bu yana her zaman dinin en şiddetli düşmanları olan komünistlerle ortak bir görüşü, hem de "komünizmin sözde bilimsel temeli" olan bir görüşü savunmak, elbette bir Müslümanın içine düşmemesi gereken bir gaflettir. Komünizmin gerçekte ölmediğini, bugün dünyanın pek çok ülkesinde örtülü bir şekilde yeniden örgütlendiğini ve dünyayı tehdit etmek için uygun ortam kolladığını düşünürsek, bu konunun önemi daha da açık ortaya çıkar. (Ayrıntılı bilgi için Bkz. Komünizm Pusuda, Harun Yahya, 2001, Vural Yayıncılık)

DARWIN, TÜRK MİLLETİ'Nİ AŞAĞI IRK OLARAK GÖRMEKTEDİR


Darwin'in teorisini bizim açımızdan önemli hale getiren bir diğer gerçek ise, bu teorinin Türk Milleti hakkında birtakım iftiralar içermesidir.
Darwinizm'in Türk Milleti'ne olan düşmanlığı, 19. yüzyıl İngiliz emperyalizmiyle yakından ilişkilidir. O dönemde İngiltere Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalama planları yaparken siyasi manevraların yanı sıra "psikolojik savaş" yöntemlerine de başvurmuştu. Pek çok yorumcunun ortak kanaatiyle "İngiliz emperyalizminin sözde bilimsel sözcüsü" olan Darwin, bu psikolojik savaşta önemli bir rol üstlendi. Türk Milleti'ni kendince "aşağı bir ırk" olarak gösterirken, aynı zamanda onu hedef haline getirdi. Darwin tarihe yön vermiş, şanlı bir geçmişe sahip olan Müslüman Türk Milleti için şunları söylüyordu: Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu ispatlayabilirim. Düşünün ki birkaç yüzyıl önce Avrupa Türkler tarafından işgal edildiğinde Avrupa milletleri ne kadar büyük risk altında kalmıştı, ama artık bugün Avrupa'nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor. Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini (yok edileceğini) görüyorum. (Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Vol. I, 1888, New York D. Appleton and Company, s. 285-286)

Elbette ki Darwin'in milletimiz hakkında sarf ettiği bu küstahça sözlerinin kabulü mümkün değildir. Ne var ki bu çirkin propagandanın etkisinde kalan milletler ya da kişiler milletimize karşı saldırgan eylemlerde bulunmuşlardır. Bu durum geçmişte olduğu gibi günümüzde de devam etmektedir. Bazı Batı ülkelerinde hakim olan Türk düşmanlığının temelinde Darwin'in Türkleri sözde aşağı ırk olarak gören görüşü yatmaktadır. Nitekim çok yakın tarihlerde dahi bunun pek çok örneği yaşanmıştır.

Almanya'da neo-Nazilerin defalarca düzenledikleri hain saldırılarda pek çok vatandaşımız yaşamını yitirmiş, birçoğu da yaralanmıştır. Söz konusu neo-Nazi grupları, Darwin'in evrim teorisini temel felsefeleri olarak görmekte ve Darwin'in Türkler hakkındaki hezeyanlarını da kaynak olarak kullanmaktadırlar. Bu faşist örgütlerin internet sitelerinde Darwin'in üstteki izahına sıkça rastlamak mümkündür. Bu durumda söz konusu teoriye -üstelik bilim tarafından da reddedildiği halde- bilimsel bir gerçek gözüyle bakmak, onun dinle uyuşabileceğini düşünmek, Kuran'da bu yönde hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın evrimle yaratmış olabileceğini iddia etmek milletimize yapılmış büyük bir kötülük olacaktır. Böyle bir anlayış yukarıda saydığımız türde ırkçı saldırıların da hızla artmasına da bir yol olacaktır.



Ayrıca Darwinizm yalnızca ırkçı saldırılara zemin hazırlamakla kalmamakta, her türlü bölücü, yıkıcı faaliyete de imkan tanımaktadır. "Yaşamın bir kavga olduğu" yalanı, aynı ülkenin insanlarının kardeşçe barış içinde yaşamak yerine kamplaşmalarını, birbirlerine şiddet ve kaba kuvvet uygulamalarını, savaşmalarını, ölmelerini ve öldürmelerini meşru hale getiren bir argüman olmuştur.

Oysa kendisini ve herşeyi Allah'ın yarattığını, Allah'ın insana Kendi ruhundan üflediğini, dünyanın barış ve kardeşlik yeri olduğunu, tüm insanların eşit olduğunu bilen, dünyada yaptığı herşeyin ahirette karşılığını göreceğini idrak eden bir insanın şiddete yönelmesi, insanların canına kastetmesi söz konusu olamaz. Bunu ancak tesadüfen meydana geldiğini, hiç kimseye karşı sorumlu olmadığını, ölünce de hesap vermeyeceğini düşünen, dünyanın bir kavga meydanı olduğuna inanan insanlar yapabilirler. Bu nedenle inançlı insanların Darwinizm'e gözü kapalı destek vermek yerine önce vicdanlarıyla düşünmeleri, bilimin dahi kabul etmediği bu teoriyi savunmanın nelere mal olacağını anlamaları gerekmektedir. Darwinizm'in gerek dünya insanlarına gerekse asil Türk Milleti'ne verdiği zararlar ortadadır. Bununla birlikte insanları sürükleyebileceği belalar, sıkıntılar ve kargaşalar da uzun yıllar boyunca tecrübe edilmiştir. Bu bölüm boyunca anlatıldığı gibi, insanları hurafelere, akılsızlıklara, mantıksızlıklara sürüklemesi ve onları samimiyetsiz bir yapıya itmesi de Darwinizm'in tehlike olarak görülmesi için yeterlidir.